İsmet İnönü, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, dünyanın havasını koklamış, faşist-nazist rejimlerin çöküşünün toz dumanı arasında özgürlük ve demokrasinin sevinçli haykırışını işitmiş, kararını vermişti. Yirmi küsur yıldır devam eden “tek-parti rejimi”ni çok-partili parlamenter demokrasiye çevirecekti. Çok güçlü olduğu için (“parti-içi demokrasi” kavramı duyulmamış bir şey olduğu için) etkili bir muhalefetle karşılaşmadan düşündüğünü yaptı ve bununla Türkiye bir ayağını demokrasiye atabildi.
Bilindiği gibi, o ayağın başına gelmedik kalmadı. Ama Türkiye tuhaf bir şekilde bir ayağını orada tutmaya kararlı görünüyordu. Herşeye rağmen, oradan büsbütün kopmamak üzere direndi.
İnönü bu işi yaparken, partisinin üyelerine danışsa, çoğunluğun ona bunun gereğinden fazla erken olduğunu söyleyeceğinden fazla şüphem yok. Sanırım İnönü’nün de yoktu ve onun için sormadı. Sorsa, on beş yıl önce kendisinin Serbest Fırka hakkında Atatürk’e söylediklerinin yankılarını dinlemiş olurdu:
“Bu halk daha demokrasi, serbest seçim gibi şeylere hazır değil; henüz yeterli bilinci kazandıramadık. Üstelik softalığın başını kesinlikle ezemedik. Bunlar gene hacıların, hocaların lafına inanır; ne yapacakları belli olmaz.”
Bunları dinlerdi.
“Peki, ne kadar beklemek gerek” diye sorsa, çok iyimser bir Halk Partili belki “En az on yıl” derdi.
Beklese, olur muydu, dersiniz? Halkımız olgunlaşmış olur muydu? Yoksa o günün iyimser Halk Parti’si çıkıp, “Çok erken Paşa’m.
Yazının devamını okumak için tıklayın.