İletişim araçlarının böylesine geliştiği bir çağda, bu dünyada siyasî mücadele yapmak, büyük ölçüde “halkla ilişkiler” mantığına uymak, ondan esinlenmek, gibi bir “teknoloji” gerektiriyor. Türkiye’nin bu döneminde de bunlar geçerli, ama varolan konjonktür, siyasî mücadelenin yüzde elliden fazlasının bir “disinformation” teknolojisi içinde yürümesine yol açıyor.
Olan olaylar var; oldurulan olaylar veya uydurulan olaylar var. Olan ve oldurulan her şey, tam gaz yürüyen iktidar mücadelesinde “mühimmat” olarak kullanılıyor.
“Demokratik Açılım”... Bugünlerin bir numaralı odağı bu ve herhalde böyle olmaya daha uzun süre devam edecek. Şimdi bunun içinden “disinformation” yapacağız demek ki.
Bu toplumda Kürt ve Türkler arasında iki taraf tarafından kabul edilebilir bir modus vivendi (“yaşama” ya da “varolma” tarzı) kurulabilmesi için asgarî koşul Kürt dilinin önce varlığının kabul edilmesi. Sonra bunun öğrenme/öğretme özgürlüğünün tanınması vb.
Hal böyle olunca, biri, muhtemelen görevli olarak oturduğu masa başında, “alfabe değişecekmiş” türünden bir haber uydurabilir. Kürtlerin bu konuda söyledikleri de böyle bir “haber”e inandırıcılık çerçevesi sağlayabilir. Bu şekilde, toplumu üç beş gün, olmayan bir sorunla meşgul edebilirsiniz; zaten varolan öfkeleri kabartır, ortam kızıştırırsınız; zaten yeterince mantıksız yürüyen bu mücadelede mantığı daha da geri plana itersiniz; hasılı birçok faydalı iş yapmış olursunuz.
Sorun nedir? Diyelim bir Kürt arkadaşımızın adı “v” değil de “w” simgesiyle daha iyi gösteriliyor. O da, dolayısıyla, adının böyle yazılmasını istiyor, örneğin “Welat” olarak yazabilmeliyim, diyor.
Epey zamandır, Türkçe olmayan adları veya kelimeleri geldiği dilin imlasıyla yazmaya alıştık. Alışmamız zor olmuştur, çünkü biz dünyada her şeyin bizim bildiğimiz gibi olmasını talep etmekte herkesin ilerisinde bir milletiz. Ama buna rağmen artık “Şekispiyer” demeyip adamın adını “Shakespeare” diye yazmaya başladık.
“Welat”ın istediği de bu. Onun adını “Welat” diye yazdığımız için, “tawuk”, “kawun”, “duwar” falan yazmamızı, öyle telaffuz etmemizi isteyen yok. “George Washington” yazabiliyorsak, adamı ille de “Vaşington” yapmıyorsak, bu da olabilmeli.
Ama kentin adını “Vaşington” yapıyorsanız, yani kendi ulusal dilimizin telaffuzuna uydurarak söylüyorsanız, bence bu olabilir. Kent adı, kişi adına benzemez. “Pağii” demiyoruz; “Landın” değil, “Londra” diyoruz; kimsenin “Maskva” diye bir ses çıkardığı yok. Ama dikkat ederseniz bunlar çok önemli merkezler, adı çok sık geçen yerler; telaffuzun yerlileştirilmesinin nedeni de bu. “Brunswick” diye bir yerden söz ederken “Şunu ‘Brunsvik’ yapalım” diye düşünmüyoruz.
Yani, sorun “q”, “w” ile “x” ise bunları zaten gereğinde kullanıyoruz; bunlar zaten bizim kullanmayı kabul ettiğimiz Latin alfabesinde vardı (“w” yoktu, asıl Latincede, o da yeni ihtiyaç üzerine girdi, onun için de adı “çifte vav” oldu).
Bugünlerde “alfabeye yeni harf sokacaklarmış” diye kıyamet edenler, sanki bu Latin alfabesi “ezel”den beri “Türk’ün babasının öz malı” imiş de üç yeni harf girince alfabe “Türk” olmaktan çıkacakmış gibi bir hava yaratmaya çalışıyorlar. Biz bir tarihte bir alfabeyi bütünüyle bırakıp başka bir alfabeyi bütünüyle almıştık. Alfabeler keyfî simge sistemleridir, değmez bu patırtıya.
Farslar (sonra da Türkler) Arap alfabesini alırken, orada olmayıp kendilerinden olan “ç” ve “p” gibi sesleri karşılamak için “b”nin, “c”nin altına tek değil üç nokta koymuş, sorunu böyle çözmüşlerdi.
Olağandır böyle şeyler.
Ama, sürüp giden iktidar savaşına “mühimmat” gerekiyor.
Diğer Murat Belge Makaleleri: