Çocukluğumda bir şarkı mı vardı, söylerdik: “Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan” diye? 24 Nisan’ı ulusça huzur içinde geçiriyor olmamız bana bu sözleri hatırlattı. Allaha şükürler olsun, bu sene ne yabancı bir ülke parlamentosunda oylama ne de başka bir dış baskı... Sadece Dışişleri Bakanlığımızın diplomatları değil, ulusça huzur içinde olduğumuz çok açık. Sahi, Parlamento oylamaları veya benzeri dış baskılar olunca niye huzurumuz kaçıyor? Niye, (solcusu, sağcısı, milliyetçisi, Alevisi, Laiki, İslamcısı) ulusça, her birimiz kendi dilimize uygun farklı tanımladığımız ötekinin, “Emperyalistlerin”, “Hristiyan Batının”, “Türk düşmanlarının” bize bir şeyleri hatırlatmasına bu denli kızıyor ve öfke duyuyoruz?
1991 yılından beri konuyla doğrudan uğraşan bir insan olarak bu sorunun cevabını aradım hep. 2005 yılında yaptığı bir konferansın kitabını 2011’de zar zor yayınlayabilen, ne yapar ne ederim de soykırım kelimesini kullanmam düşüncesiyle, bin bir dereden su getiren sevgili dostlarıma da hep bu soruyu sordum. Nedir bu yirmi birinci yüzyılda dile getirilen “iç dinamik - dış dinamik” argümanları; “işimize karışmayın” akıl vermeleri? Karışmayınca huzur içinde oluyoruz, karışırlarsa huzurumuz kaçıyor, ondan mı? Öfkelenmemizin nedeni istemediğimiz bir şeyin bize hatırlatılması mı? Bir çıplaklık, bir suç üstü yakalanmışlık duygusu mu? Halbuki bıraksalar bizi bizle... ne güzel, huzur içinde geçiririz her 24 Nisan’ı, öyle değil mi?
Suçlu bulunma ve/veya ayıplanma korkusu
24 Nisan’ı bize hatırlatanlara kızmamız ve öfke duymamızın bir nedeni suçlu bulunmak ve bundan dolayı utanç duymanın yarattığı korku duygusudur, diyebilir miyiz? Sosyolog Ruth Benedict dünya yüzündeki toplumları genel olarak “suç” ve “ayıp” kültürleri olarak ikiye ayırır. Bu ayrıma göre “suç kültürleri” geçmişte yapılan yanlışlıklar üzerine konuşmaya kendilerini mecbur hissederler, “ayıp kültürleri” ise, bunun tam aksine geçmişin yanlışlıkları üzerinde konuşmayı reddeder, geçmişi suskunlukla geçiştirmeyi tercih ederler.
Acaba bizde bu değer yargılarından hangisi daha ağır basar? Araştırılması gereken ilginç bir sorudur bu. Fakat ister “suç” kültürünün ister “ayıp” kültürünün etkisinde olalım, Nazi kasaplarından Adolph Eichmann’ın sözleri bana içinde bulunduğumuz durumu en iyi anlatan sözler gibi gelir. İdamından önce, bir rahibin onu günah çıkarmaya teşvik etmek istemesi üzerine Eichmann, “olayların üzerinden bunca zaman geçtikten sonra, kalbimde şüphe tohumları yeşertmenize izni veremem” der. ‘Devlet ve Millet’ olarak benzeri bir sorunla karşı karşıyayız galiba. Bir ulusal kimlik-devlet yarattıktan 90 yıl sonra, geçmişin kabahatlerini yüklenmenin ve bunun maddi-manevi sonuçlarına katlanmanın bedeli ağır olsa gerektir. Hatırlatmaya öfkelenme ve huzursuzluğumuzun nedeni bu mu acaba? Hele de bu suçun farkına varmak, Türk ulusal kimliğine ve bunun algılanış biçimine ciddi bir darbe vuracak, hatta yıkacak bir karakterde ise... Bana öyle geliyor ki, 1915 ile yüzleşmekten kaçmamızın ve bize bunu hatırlatanlara öfke duymamızın nedeni, 1915’in devlet ve toplum olarak tarihsel dokumuzu tümüyle alt-üst edecek bir dinamizme sahip olmasıdır.
Haberin devamını okumak için tıklayın.