Başka birinin filminde yardımcı rolde oynadığı, diyalogların Mars dilinde altyazıların ise Moğolca olduğu duygusunu taşıyan bir adam...
Namı diğer Bay Bunny Munro.
Karizmatik insan Nick Cave’in yeni kitabı Bunny Munro’nun Ölümü’nün başrol şahsiyeti.
Kendi hayatında ise başrolü kimin oynadığını bulmakta fena halde zorlanan bir adam. Kafası güzel bir pazarlamacı.
Bir haftadır bilgisayarımın bozuk olması sayesinde okuduklarım arasında onun hikâyesi de vardı.
Bilgisayar denen cihaz okumanın birinci düşmanıymış meğer. Kötülüklerin anasıymış.
Kıytırık bilgiler edinmek için internet karşısında geçen günlere yazık etmişsin gönül sen dedim kendime.
Her neyse, Bunny Munro’nun Ölümü şahane bir yeraltı edebiyatı.
Ama onu anlatmaya teşebbüs etmeyeceğim. Çünkü en büyük endişesi kendi deyimiyle, “dünya çapında bir s....i olarak sonum mu geldi yoksa” sorusunda yatan, çok affedersiniz “düzüşme” hastası bu adamı, adam gibi anlatmak için Vaziyet’i poşetleyip gazeteyle birlikte öyle vermek gerekir.
Kafası bir dünya olarak ortalıkta dolanan Bunny Munro’nun maceralarını okumam, televizyonları kaplayan “Anneler-babalar ekran başına / Çocuklarımızı uyuşturucudan nasıl koruruz” programlarına denk düştü.
Üniversiteli Begüm’ün uyuşturucudan ölümü vesilesiyle kişi başına düşen program adedinde büyük artış vardı elbet.
Ve seyrettiklerim içinde bir istisna dışında değişen bir şey yoktu.
Ahu Tuğba - Kadir İnanır filmi kıvamında cahil sorular, her duyduğuyla hayrete düşmeler, ahlanmalar vahlanmalar falan.
Hiçbir komik yanı olmayan bir mevzuda tv stand-up’ları...
Aklıma 90’lı yılların ortaları geldi. Eroinden peş peşe ölen gençler olmuş, hem medya hem polis mevzua tam bir uzaylı yaklaşımıyla el atmıştı.
Emniyet’in o zamanki Mister Spak yaklaşımına en güzel misal, düzenlediği kampanyaydı.
“Öyle uçma - böyle uç” sloganlı (yeminle doğru ya!) kampanya ile bağımlılar paten yapmaya davet edilmişti. Ayaklarında paten, sırıtarak havada uçan gençlerin fotoğrafları bulunan afişler her yere asılmıştı. Daha sonra bu sloganın, memleketin olmayan uyuşturucu politikasının enfes bir ifadesi olduğunu kavradım.
Çünkü aynı dönemde muhabir olarak bazı uzmanlar ve güç bela ikna ettiğim kimi eroin bağımlılarıyla haber yapmak için konuşmuştum.
Tamamen farklı bir metabolizmayla yaşayan, başka bir dünyaya ait ve tahminlerin aksine kafaları gayet iyi çalışan bu insanların gözünde ailesiyle, doktoruyla, gazetecisiyle, polisiyle hepimizin konuya yaklaşımı öylesine cahilce, hatta aptalcaydı ki, epey etkilenmiştim.
Aralarından birkaç kez yakalanıp, tedaviye gönderilmiş biri “uzman” doktorlar için şöyle demişti: “Bir adam karşına geçmiş, neden bu maddeye ihtiyaç duyuyorsun diye soruyorsa anlarsın ki konuyla ilgili en ufak bir fikri yoktur. Ve o uzmanların hepsi bunu sorarlar...”
Sonuçta aradan geçen on küsur seneden sonra izlediğim programlar, yazılan haberler bu mevzudaki cehalet mevziimizi cansiperane koruduğumuzu gösterdi.
Bir istisna demiştim. O istisna isim CNNTürk’te Saba Tümer’in programındaki bağımlılık uzmanı psikiyatrist Özkan Pektaş’tı. Yapılması gerekip senelerdir nedense bir türlü yapılmayanları anlattı. Gerektiğinde kendi yaptıkları muhabbetle de dalga geçip, “şu anda bizi seyreden uyuşturucu kullanıcıları konuştuklarımızla emin olun alay ediyorlardır” dedi.
Seneler önceki tecrübemden biliyorum ki, durum gerçekten de öyle.
“Sevgi yapıştırıcıların kralıdır” tadında yaklaşımlarla bağımlıların sorunlarına çözüm aramak sadece güldürüyor onları. Çünkü alakası yok.
Yüzünde kar maskesi olan eski bağımlıları ekrana çıkartınca rayting kazanabilirsiniz ama güven asla.
Unutmayın, onlar başka birinin filminde yardımcı rolde oynadığını düşünüp, diyalogların Mars dilinde altyazıların ise Moğolca olduğu duygusunu taşıyan insanlar.
Köşe Kutlaması: “Saadet bir çimendir bastığın yerde biter / Oktay Rifat.” Taraf’tan Yıldıray ile Zeynep’e ev hediyesi...
|