Adlarımız gibi soyadlarımızı da kendimiz seçmiyoruz. Bu yüzden de bazen bir hayat boyu kişiliğimize uymayan bir adı ya da soyadını bütün ağırlığıyla taşıyor, cehdimize bağlı olarak onlara belki yeni bir kimlik, yeni bir ifade kazandırıyoruz. Hani, eski Türklerde güzel bir gelenek vardır; çocuk adını hak etmelidir bir şekilde ve o hakkı kazanıncaya kadar “adsız” sayılır. Kızılderili adlarında da sezilir benzeri bir hak ediş. Ad kişiyi bir huyu, bir davranışıyla olsun açıklıyor olmalı.
Ad bir şekilde kondurulduktan sonra bazen zaman içinde sahibiyle bütünleşiyor, bazen de aradaki mesafeyi bildirmeye devam ediyor. İnsanlığın bir kısmı, kadınların önemli bir kesimi, soyadıyla gelen değişime alışkınlar. Kadının evlenince soyadını değiştirmesi, kimi toplumlarda normal bir kabul sayılıyor. Kimi kadınlar bu değişime sorgulamadan uyum sağlıyor, bazıları için böyle bir değişimi kabullenmek sancılı bir süreçle gerçekleşiyor, dahası hiç mümkün olmuyor.
Adı kondurmanın ve değiştirmenin mantığı her bilinçte ılımlı bir kabul görmüyor. Bazen kondurulan yeni ad amaçlandığı üzere bütün bir hafızayı örtbas etmeyi başaramıyor da, kişinin veya toplumun zihnini tarihin bir dönemine kilitliyor. Bir hafıza kaybı varsayımı, toplumun belleğine bütün olarak zarar veriyor. Yeni ad, yepyeni bir hayatı mümkün kılmıyor bu durumda. Geçmiş kolay kolay unutulmuyor, örtbas edilen ad etrafında yeni hikâyelerle çoğalarak bugünü istila ediyor. Bu nedenle de Dersim adı gündemimize farklı bir şekilde, örtbas edilmiş bir tarihin hüzünlü, acıklı, dehşet dolu sayfalarıyla geldi oturdu bu kez.
Bir yeri veya insanı kendi uygun bulduğunuz adla öyle kolayca yeni bir kişilikle varedemezsiniz, bunu yaptığınızı bir darbeyle, bir dayatmayla varsaysanız da... Arkadaşım Nilüfer anlattı yenilerde. Üniversiteye girdiği sene sınıfta tanıştığı bir öğrenci, ilk anlardan itibaren onu ‘Sena” diye çağırmaya başlıyor. Nilüfer artık Sena; çünkü, sınıf arkadaşına Nilüfer adı, hiç de iyi duygularla hatırlamadığı eski bir arkadaşını hatırlatıyor. Bu nedenle Nilüfer’e kendi uygun bulduğu adı takıyor ve kim ne derse desin yıllarca onu bu adla çağırmayı sürdürüyor. Ama sırf o Nilüfer’i Sena olarak çağırıyor diye, Nilüfer Senalaşmıyor.
Kişinin anasının, atasının koyduğu isimden farklı bir ada yönelmesi diye bir şey de var ki radikal bir başkalaşımın ifadesi oluyor. 80’li yılların İslâmcılarında kendi adlarını değiştirme eğilimi vardı. Ananın, atanın koyduğu ad, manasız bulunduğu için İslâmileştiriliyor, dinî bir anlama sahip olduğu düşünülmeyen adlar Zeynep, Enes, Ömer Faruk, Sena, Sümeyye gibi adlarla değiştiriliyordu. Kişiyi ailesi eski adıyla, yeni arkadaş çevresi ise kendi koyduğu adla çağırıyordu.
Bünyesine uymadığını düşündüğü adı geri çevirme, kendisine takılan yeni adı kabullenmeme iradesine sahip insan. Peki, adları değiştirilen şehirler, köyler ne yapsınlar... Devlet, “baba” konumuyla ad değiştirme hakkını buluyor kendinde ve yüzlerce yılın ağırlığını taşıyan adı bir anlık kararla yok sayıyor. Bir köy ola ki onlarca yıl boyu resmî evraklarda yeni adıyla anılırken, halk arasında eski adıyla bilinmeyi, tanınmayı sürdürüyor. Bazen iptal edilen ada biçilen yeni anlamların dehşetiyle kilitleniyor diller, Dersim için olduğu gibi. Fakat yakıştırma yeni ad her zaman bir eğretilik içinde anılırken, alttan alta tarihinin dile getirilmesi suç sayılan sahnelerini hatırlamanın da sembolüne dönüşüyor
Bir şehrin adı gibi bir insanın adını değiştirme hakkıyla ilgili talep de tebaadan sayılan kişilikleri değiştirmeye veya dönüştürmeye dönük iddialar içeriyor. Değiştirme hakkı, babaya tanınandan (hatta babanın adını koruma hakkından da) ötelere geçen bir vesayet hakkını öne sürüyor.
Uzun zaman kanunen desteklenen ve pek az sorgulanan soyadı değişimi, sözünü ettiğim. Yenilerde, evlenen kadını kocasının soyadını almaya zorunlu bırakan o kanun değişti; artık kadınlar evlenmeden önceki soyadlarını taşıyabilecek. Soyadı kanunundaki bu değişimi Dersim’in yaşadığı Tuncelileşme sürecinin tartışılmasının izlemesi bir rastlantı mı...
Şehir, bir katliamın vicdanlarda oluşturacağı azabı hafifletebilirmiş gibi, adından sürülüyor. Kadın evlenirken koca evine “gelen” taraf olarak, adını değiştirirken geçmişini de bu adın terkiyle birlikte geride bırakıyor; böyle varsayılıyor. Unutma ve bastırmalarla “gelin”en evin tarihi içinde erimenin daha kolay sağlanacağı varsayılıyor. Bir yanıyla iyi niyetli bir mantık bu; eğer dilin temsillerinin iktidar ilişkilerini belirlemede en küçük bir etkisi olmadığını varsayıyorsak. Ad değişikliği sembolünün ardında yaşanan uyma, kendini değiştirme, varlığını eritme ya da ikincil bir plana çekme çabalarının güçlükleri ve bununla bağlı acılar üzerine pek az konuşuyoruz, unutturmaya ya da radikal kopmalara dayalı kişisel hikâyeler kadar, hüzünlü, kırgın ve mesafeli bir ifadeye sahip görünen şehirlerin hikâyeleri konusunda da yüzeysel bilgilerle yetinmeye alışkın olduğumuz için.
|