Bu hafta, daha önce sözünü ettiğim gibi, 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın kızı Sayın Dr. Nilüfer Bayar Gürsoy’un, 3 Ağustos 2008 tarihinde bu sütunlarda yayınlanan ‘Kürtleri imha etmek fikri kime aitti?’ başlıklı yazıma yaptığı itirazları ve benim bunlara verdiğim cevaplarımı okuyacaksınız. Mektubun ilk bölümleri Celal Bayar’ın Doğu (veya Kürt, veya Dersim) politikasına ilişkin. Geçen haftaki ‘1937-1938’de Dersim’de neler oldu?’başlıklı yazımda bu politikalar hakkında epey bilgi verdiğim için, bu yazıda, sadece eksik kalan yerleri tamamlamakla yetineceğim.
SON KEZ . Celal Bayar’ın örgütleyicilerinden olduğu 1913’te başlayan Ege’deki ‘Rum kaçırtması’na ilişkin itirazlara cevaplarımı ise biraz daha geniş tutacağım. Böylece Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün tartışmaya açtığı mübadelenin arka planı biraz daha aydınlanacak. Her iddiaya ilişkin cevabımı Sayın Gürsoy’un mektubundaki ilgili paragrafların altında görebilirsiniz. Ancak, Sayın Gürsoy bu yazıma da, şimdi yaptığı gibi, babasının kitapları dışında bir kaynak göstermeden itiraz ederse, bir daha mektubunu yayınlamayı düşünmüyorum. Çünkü bu yolla bir yere varamayacağımız gibi, uzayan bu tartışmanın, siz okuyucuların değişik konularla buluşma hakkını ihlal ettiği kanısındayım.
* * *
NİLÜFER GÜRSOY’un itirazı: 3 Ağustos 2008 tarihli gazetenizde çıkan Ayşe Hür’ün “Kürtleri imha etmek fikri kime aitti?” başlıklı yazısı, daha önce yazmış olduğu 13 Temmuz 2008 tarihindeki “Kımıl olayından 49’lar davasına” başlıklı yazısına vermiş olduğum cevaba cevap teşkil ediyor. Bu yazısında da bazı tarihi olaylarla ilgili yanıltmalar ve gerçekle bağdaşmayan yorumlar var. Bunların gazetenizde düzeltilmesi için yazmak gereğini duydum. Bu yazıma da yer vermenizi ve yanlışların düzeltilmesini isteyeceğim.
Değineceklerime yazı başlığı “Kürtleri imha etmek fikri kime aitti?” sözünden başlayacağım. Konu, bir kısım Kürtleri asmak iken ve cezalandırılacakların sayısı kaynaklara göre bin ile beş bin veya iki bin beş yüz arasında değişirken; iki makale arasında ne oldu da bu tartışmadan ileriye gitmeyen sözde kalmış bir iddia “Kürtleri imha etmek...” şeklini aldı, tırmandırıldı, soykırıma dönüştürülmeğe çalışıldı?
AYŞE HÜR’ün cevabı: ‘Kürtleri imha etmek’ ifadesini Sayın Gürsoy’un ‘Kımıl Olayı’ndan 49’lar Davası’na adlı yazıma gönderdiği tekzip mektubundan ödünç aldım. Sayın Gürsoy, ‘bin ile iki bin beş yüz kadar Kürt’ün asılması’ fikrinin Celal Bayar’dan değil de Cemal Gürsel’den çıktığını ispatlamak için, Ferzende Kaya’nın kitabından şu alıntıyı yapmıştı: “49’lar tutuklanmadan önceki günlerde, Reisicumhur, Başbakan, Dışişleri Bakanı, İçişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı toplantı halindedirler. Konu, Kara Kuvvetleri Komutanı Cemal Gürsel Paşa’nın Doğu ile ilgili raporunun konuşulması. Özet olarak, Kürtler silahlanmışlar; devlete başkaldırabilirler; tedbir olarak beş bin veya iki bin beş yüz kişiyi toparlayıp
imha edelim veya kamplarda alıkoyalım, fikri tartışılıyor...” (Ferzende Kaya,
Mezopotamya Sürgünü, Anka Yayınları, İstanbul 2003, s. 133). Benim tek yaptığım, koyu renkle gösterdiğim ifadeyi başlığa taşımak oldu.
* * *
NİLÜFER GÜRSOY’un itirazı:Celal Bayar’ın Şark Raporu’na gelince; yazar tekrar tarafsız bir gözle ve dikkatle okuyacak olursa görecektir ki, şiddet değil, Doğu halkını korumaya alan fikir hâkimdir. Genel olarak yöre halkını kalkındırmayı hedeflemiştir:
“Doğu illerinde hâkimiyet ve idare bakımından göze çarpan açık bir hakikat vardır: Şeyh Sait ve Ağrı isyanları’ndan sonra Türklük ve Kürtlük ihtirası, karşılıklı şahlanmıştır. İsyan edenleri cezalandırmak için şiddetin manası, anlaşılır ve yerindedir. İsyandan sonra, fark gözetmeksizin idare etmek de, bundan ayrı ve mutedil bir sistemdir.” (C. Bayar,
Şark Raporu, Kaynak Yayınları, s.64).
Yurt içinde herhangi bir çatışma, kaynaşma varsa bunun tedbirini almak ve sükûnu sağlamak devletin görevidir. Nitekim 1937’deki Dersim isyanında Başbakan olarak elbetteki Bayar, sorumluluğu üstlenen kişidir. Ancak “harekâta bizzat katılmıştır” sözü gerçek dışıdır. Katıldığı 23 Ağustos 1938’deki askerî manevradır.
AYŞE HÜR’ün cevabı:O günün gazetelerine bakan herkes rahatça görebilir ki, Bayar Hükümeti’nin Dersim’de yürüttüğü harekâtı, dünya ve Türkiye kamuoyunun gözünden kaçırmak için olay gazetelere ‘Fırat ve Murat kıyılarında yapılan manevralar’ olarak aksettirilmişti. Birinci Dersim Harekâtı’na katılan Sabiha Gökçen’e verilen madalya bile gazetelerde “gerek kurslarda, gerek Türk hava ordusu mektep ve kıt’alarında [gösterdiği] büyük muvaffakıyetler ve son atışlı tatbikatta kahramanca hizmet” yüzünden verilmiş gibi sunulmuştu. (
Havacılık ve Spor, 15 Haziran 1937, S.193)
Yani o yıllarda, ‘manevra’, ‘tatbikat’ gibi terimler, kanlı bir askerî harekâtın kod adıydı. Dersim’de olanlara dair resmi anlatıyı öğrenmek bile, ancak 1972 yılında Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı’nın
Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938) adlı kitabının yayımlanmasıyla mümkün olmuştu. Ama işin ‘gayri resmi’ yanını hâlâ tam bilmiyoruz.
Bu ‘manevra’lardan birinde Dersim’in kaderi belirlemişti. Bu olayı Celal Bayar’ın ağzından dinleyelim: “Şimdi, Mareşal, Erkan-ı Harbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı), ben başbakanım. Atatürk malum... Üçümüz Dersim’de yapılan büyük ordu manevralarındayız. Manevranın da sonuna gelmek üzereyiz. Üçümüz bir arada ‘Ordunun emniyeti bakımından strateji ne olmalıdır?’, onu görüşüyoruz. İkisi de Birinci Cihan Harbi’nde muharebe etmişler. Ben daha çok izleyiciyim. Malumatları geniş... Oradaki her şeyi biliyorlar. Hatta şahsen casusları bile biliyorlar. Dersim’in o halde kalırsa her zaman ordunun emniyeti bakımından tehlikeli olacağını görüşüyorlardı... O sırada biz konuşurken, Dersimlilerin jandarma karakollarımızdan üç-dört tanesini bastıkları haberi geldi. Atatürk’le göz göze geldik. Birbirimizi anlıyorduk. Atatürk benim yüzüme baktı. ‘Ne olacak?’ dedi. Anlıyorum, orada emniyet tesis edilecek. Ne olursa olsun bana hitap edecekler. Hükümet reisi benim. ‘Anlıyorum efendim, bana hitap edişinizin manasını’ dedim. Atatürk: ‘Sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim’i’ dedi ve vurduk...” (Kurtul Altuğ, “Celal Bayar Anlatıyor”,
Tercüman, 17 Eylül 1986.) Bu mülakatta, Celal Bayar, asıl sorumlunun Atatürk olduğunu ima ediyor, ama kendisinin ‘etkisiz’ eleman olduğunu kabul etmek zor.
Geçen hafta yayınladığım İhsan Sabri Çağlayangil’in konuşmasından anlaşıldığına göre ‘Dersim’i vurmak’ için zehirli gaz kullanılmış, mağaralara sağınmış Dersimliler (Çağlayangil’in deyimiyle) ‘fare gibi zehirlemiş’, ‘yediden yetmişe kesilmişler’ di.
Yazının devamını okumak için tıklayın.